3 Şubat 2017 Cuma

Bir kuş düşünün. Küçücük daha yavru ve siz onu sahipleniyorsunuz. Sonra da bu kuş birden ağzınıza oradan da vücudunuzun içine giriyor. Şimdi sıçtınız işte, içinize kuş girdi. Vücudunuzun içi doğal olarak karanlık olduğu için korkup sürekli uçan bir kuşla nasıl başa çıkabilirsiniz düşünmeye başlıyorsunuz. Siz düşünürken kuş kalbinize giriyor. Sürekli kanat çırpmasını hissediyorsunuz. Aslında bütün saçmalık burada başlıyor. Yeni biri ile tanıştınız ve gelişen diyaloglarınız, buluşmalarınız, ortak hobi ve konulardan dolayı yakınlaştınız. Evet içiniz kıpır kıpır. Gerçek olamayacak kadar güzel her şey. Belki de hiç gerçek olmamıştır. Daha sonra kalbinizi alıp götürür bu salak kuş. Çok çok yükseğe götürür. Daha önce hiç çıkmadığınız kadar yüksekliğe çıkartır işte orada, tam zirvede, aşağı doğru hiç acımadan bırakır kalbinizi. 
Sonra puff zaten. 
Düşersiniz çok derinlere, hep düşersiniz. Ama çakılmazsınız hiç. Hani çakılmayı da beklersiniz ama olmaz işte. Sadece düşersiniz. Düşerken bile, kalbinizi yeniden yerinden söküp vermeye razısınızdır aslında ona. Ama kuş uçup gitmiştir artık. Zaten hep uçar giderler.
Bu sırada hâlâ düşmeye devam edersiniz. Bu düşüşte kimse yardım edemez size. Düşmeye mahkûmsunuzdur çünkü. Zamanla siz de kuş olmuşsunuzdur artık. Ama ne yazık ki kanadınızın birini kaybetmişsinizdir. Kalbinizi kaybetmişsinizdir. Şuursuzca çırpınırsınız.
Bir hiç olursunuz sonra. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder